Kitap Değerlendirmesi

Hatıralarım, Mukaddes Özkan

Cihan Aktaş

Ekim 2021, Umran Dergisi

ASRİLİĞE KARŞI ANCAK MEDENİ BİR ÇİFT

1980'ler İslâmcılığının önde gelen aktörlerinden biridir rahmetli Ercümend Özkan. O dönemin İslâmcı gençleri, bir yandan kamusal yasaklarla dini bir özel hayat tarzına indirgeyen jakoben modernizmi sorgularken aynı zamanda din ve gelenek bağlamında yasaklar koyan tahakküm odaklarını eleştirmekten de geri durmuyorlardı. Özkan'ı üniversite yıllarında okumaya başladığım İktibas dergisiyle tanımıştım. Kelimeler ve kavramlarda kullandığı çok yönlü sorgulayıcı dili, hemen hemen aynı dönemlerde okumaya başladığım Ali Şeriati'yi hatırlatıyordu bana. Her iki yazar da İslâm'ı modern dünyada yaşamanın önünde en büyük engellerden biri olarak görüyordu, üzerine ölü toprağı serpilmiş kavramları ve bunu normalleştiren, bundan çıkar sağlayan yapıları.

Hep göz önünde gibiydi Ercümend Özkan, açık sözlü, coşkulu, özgüven sahibi ve dinamik. Ankara'da yaşadığım 1987 yılında ailece görüşürdük. Konuksever bir çiftti Özkanlar. Fakat acaba Ercümend Özkan'ı, onca açık sözlü ve faaliyetlerin içinde olduğu hâlde ne kadar tanıyabildik okurları olarak… Erken ayrıldı aramızdan, söyleyeceği daha çok sözün olduğu bir dönemde, 1990'ların başlarında. Hz. Zeynep üzerine yazdığım bir yazı vardı, "Cümlenin Öteki Yarısı" diye. Hüseyin'in yarıda kalan sözünü kız kardeşi Zeynep tamamlamaya çalışmıştı. Gerçi her söz eksiklikle malul, tamamlanan söz yoktur o anlamda. Böyleyken, Mukaddes Özkan'ın kaleme aldığı, büyük bölümünü eşiyle paylaştığı hayata ayırdığı 2021 basımı Hatıralarım'ı, Ercümend Özkan'ın kişiliğini oluşturan çevreyle birlikte paylaştığı bir mücadelenin çeşitli safhaları üzerine bir hayli açıklayıcı, önemli bir kitap. Eser aynı zamanda 1940'lardan itibaren Türkiye'nin geçirdiği sosyal ve kültürel değişimin tasviri açısından da bir başvuru kaynağı olacak ayrıntılar içeriyor.

BOŞLUKLU HATIRAT, SİSLİ TARİH

Mütedeyyin kesimlerin kadınları nadiren hatırat yayımlıyorlar, bu da geçmişin eksik yorumlanması sonucunu doğuruyor. Cumhuriyet'in ardından en az otuz yıl boyunca mütedeyyin kadınlar tarafında yazılmış, hayatları ve faaliyetlerine ışık tutacak bir içeriğe sahip hatırat sayısı bir elin parmaklarıyla sayılabilecek sayıda. Kadınların hatıratlarıyla değil sadece edebî metinleriyle de aileyi (ve mahremiyeti) teşhir ettiğine dair bir bakış açısının caydırıcı etkisi var bunda kuşkusuz. Başka önemli bir konu da kamusal sayılmayanın yazılmaya değmeyeceği telakkisinin benliklere sinmesi. Konu açıldığında, "Yazacak ne yaşadım ki ben," der pek çok kadın, fakat aynı zamanda konu açıldığında kadın erkek herkesten, "hayatım roman" sözünü duyabiliriz.

Mukaddes Özkan böyle demezdi, Ankara yıllarında edindiğim izlenime dayanarak söylüyorum bunu. Hani, metinlerini beğeniyle okuduğunuz kim yazarlar yakından tanıyınca özellikle egoları nedeniyle şaşırtıp üzerler ya, Özkanların aile ortamında yaşanmazdı bu. Onların ilişkilerini "itaat" kelimesi yerine "ihtimam" kelimesi şekillendiriyordu.

Kitabı için seçtiği isim, Mukaddes Özkan hakkında bir fikir edinmemizi sağlıyor en başında: Hayatını ve tecrübelerini tanınmış, etkili bir kamusal aktör olan eşi üzerinden yorumlamıyor, kendi adına anlatıyor. Ali Şeriati örneği üzerinden gidersek, Puran Şeriati mesela, hatıralarını Eşim Ali Şeriati Bir Yaşam Portresi adıyla yayımlamıştı. Mukaddes Özkan'ın bunu yapmayışı, eşinin mücadelesinde yanında değil de yan yana olmalarından bağımsız düşünülemez. Hatıralarım aynı zamanda Ercümend Özkan'ın hayat hikâyesini de içeriyor. Mukaddes Hanım birlikte paylaştıkları bir hayatı anlatmak için, "Ercümend Özkan ve ben, biz olmadan önce kimdik?" gibi sorulara cevap vermek gereği duyduğunu belirtiyor önsözde.

Bu çiftin otuz iki yıl süren ilişkisinde birinin varlığı diğerinin beninde boğulmuyor. Oysa başka pek çok örnekte, çiftten birinin kendi kamusal varlığını tamamen "Biz"den kopartmasının özel hayatlarını da zora sokan bir etki oluşturduğu fark edilir.

Dili gerçek anlamda işlemenin aynı zamanda bir hicabı sağlama süreci olduğunu düşünürüm. Uzun yılları kapsayan bir hazırlığın eseri, Hatıralarım; böylelikle de yakın tarihi doğru ve çok yönlü anlama konusunda araştırmacılara kayda değer bilgiler sunan zengin bir kaynak çıkmış ortaya. Mukaddes Özkan edebiyatla haşır neşir bir ailede yetişmiş zaten. Sait Faik'in, öğrencilik yıllarında babasının derslerine yardımcı olan bir ağabey olduğunu belirtiyor bir yerde. Kendisinin de edebiyatla bağını hep koruduğunu gösteriyor anlatımı. Babasının tayini nedeniyle gittikleri Isparta'ya bağlı Sütlüce kasabasında, okul yolu üzerinde bulunan mezarlığın üzerindeki etkisini anlattığı şu satırlar okuru da maziye gömüldüğünü sandığı benzeri sahnelere taşıyor: "O mezarlığın adı ‘İnce Meryem'di. Bu isim de ayrıca çağrışımlar yapardı bana. İncecik bir Meryem kız gülümseyerek el sallardı bana oralardan sanki."

MODERNLEŞME SÜRECİ VE BENLİĞİN TEŞEKKÜLÜ

Remziye ve Süleyman Nazif Taner'in kızı olarak 25 Mart 1940'ta Ankara'da, Cebeci Doğumevi'nde dünyaya geliyor Mukaddes Özkan. Memur babasıyla gittiği şehir ve kasabalarda şekilci modernleşmenin bütün tezahürlerini izliyor, ancak, dönemin bürokratlarına has modernist yönüne karşılık değerlerini koruyan ve kendini geliştirme çabasını hiç bırakmayan bir babayla, -bütün çevresiyle birlikte- mütedeyyin bir annenin sağladıkları bir tür dengeli terbiye ortamı, asrileşme söylemlerine mesafeli bakması sonucunu veriyor. "14 yaşlarında filandım," diye anlatıyor, "babamın yol kenarında demirciyi uyardığını gayet iyi hatırlıyorum; ‘Bak arkadaş başında bu takke ile yakalanırsan ben senin için bir şey yapamam' diye..." [1] Hukukçu babasının tayinleri nedeniyle Savur, Van, Özalp, kendi memleketleri İnegöl, Isparta-Sütçüler ve nihayet Ercümend Özkan'la tanışacağı Kırşehir gibi pek çok belde ve şehri dolaşıyor Mukaddes. Kara tren yolculukları, annenin kimsesiz bir kız çocuk alıp büyütme isteği, yine annenin Osmanlıcasından Siretin Nebi okuduğu akşamlar, suçluluk hissiyle dâhil olunan 23 Nisan baloları, Tanrı Uludur seslerinin yerini Allahüekber'e bırakması, Gece on bir buçukta işaret verip on ikiye çeyrek kala sönmek ve bir de sinemayı insanların dünyalarına sokmakla görevli elektrik şebekesi, Suzan Yakar ve İsmail Dümbüllü'nün oynadığı Harman Sonu filminde dikkat çekici gelen başoyuncunun tesettürlü sayılabilecek kıyafeti, kocasından dayak yiyen kadının yardıma koşan komşularına, "Size ne bundan, kocam değil mi, isterse döver," diye kafa tutuşu… Bu tecrübe ve gözlemlerin genç Mukaddes'e eleştirel bir bakış ve "Nasıl yapmalı?" konusunda bir kaygı kazandırdığı açık.

Kırşehir'de beton bir binanın giriş katında oturur Tanerler önce ve hava soğuk olduğu için geride bıraktıkları sıcacık ahşap evi özlerler. Bir başka ev ararken, sahibi olan avukat Müfit Bey tarafından önerilen, sadece iki odasını döşeyebildikleri koca bir konakta yaşamaya başlarlar. Mustafa Kemal Kırşehir'e geldiğinde bu konakta misafir edilmiş meğer. Şehrin elektrikle aydınlatılmasının kendisinde uyandırdığı karmaşık duygulardan söz ediyor Mukaddes Özkan. Bu ışık selinden hoşlansa da ortama uyum sağlayamamaktan ileri gelen bir bocalama içindedir. Herkes birbirine arkadaş görünürken kendini yalnız hisseder. Mesafeli ve soğuk bir tutum içinde olmak elinde değildir sanki. İşte o ruh hâli içinde tanır Ercümend Özkan'ı ilk kez.

Fazla arkadaş edinememiştir, "kara kız" diye bilinen sıra arkadaşını annesiyle aynı adı taşıdığı için belki de kabullenecektir bir süre sonra. Bir gün "kara kız" Remziye yanına gelip, "Şu ağacın altına bakar mısın?" diye kolundan çekiştirir onu: "Ders zili çalmış, okulun merdivenlerini birkaç basamak çıkmıştım ki, ağaca doğru başımı çevirince bana doğru bakan delikanlıyı fark ettim. Beni gör artık dercesine ısrarla orada bekliyordu sanki." Daha sonra onun yenilerde Kayseri Lisesinden naklen geldiğini öğrenir. Kendini beğenmiş bir ukala olduğunu düşünür önce. Arkadaşı ise Amerikan filmlerinden fırlamış gibi olduğunu söyler. "O zamanlar ölçülerimiz Amerikan filmleriydi. Yakışıklılıklar, güzellikler hep onlarla kıyaslanırdı. (…) Onu tanımanın hayatımın dönüm noktası olacağını nereden bilebilirdim ki o günlerde?" Ansızın bir Aslı ile Kerem masalının içine düşmüştür Amerikan imajları ikliminde. Otuz iki yıl sürecek evliliğe doğru sevgiyle üstesinden gelinen netameli bir süreçten geçilir. Ercümend Özkan, kendisine böyle bir sevgiyi yaşamayı nasip ettiği için Allah'a hep şükredermiş. "Böyle bir duygunun, böyle bir bağlılığın insanı yanılgılardan koruduğunu söylerdi hep.

Kırşehir'de geçirdiği o dönemi ince ayrıntılarla ve çeşitli açılardan aktarıyor okuruna Hatıralarım'ın yazarı. Modernleşmeye çalışan Türkiye'nin 50'li yıllarının ikinci yarısında taşrada memur sınıfının hayat tarzındaki değişmeler ve okul ortamlarının tasviri açısından dikkate değer bir kaynak okuduğunuzu fark ettiriyor her satırı. "Bu şehir de bu şehrin lisesi de bana, içinde kaybolmuşum gibi geliyordu,"[2] diye o dönemdeki ruh hâlini anlatan Mukaddes, bir genç kız olarak tabi kaldığı "mahalle baskısı" üzerine ilginç bir analiz yaptıktan sonra[3], bundan böyle Ercümendsiz bir hayatı olmayacağı tespitiyle, onun hayatını anlatmaya geçiyor.[4]

Türkmen kızı Hüseyin ile Memili'nin torunu Mehmet Ali Bey'in ikinci erkek çocuğudur Ercüment Özkan. Anadolu'nun bir küçük kasabası olan Mucur'da 23 Ocak 1938'de dünyaya geliyor. Millî Mücadele'nin zor yıllarının etkisi hâlâ hissedilir o yıllarda. Terk edilmişliği daha Osmanlı zamanında kabullenip kendi yağlarıyla kavrulan insanlar asker olmuş, savaşlara katılmış, canları karşılığında sadece şehadet dilemişlerdir. Cephe anıları henüz çok tazeyken şimdi de ekip diktikleri vergi diye alınıyordur ellerinden. Şeker, çay, kaput bezi gibi birçok ihtiyaç maddesi vesika ile temin edilebilmektedir

Ercümend Özkan, kalabalık bir aile ortamında el üstünde tutularak büyüyor. Dört yaşındayken PTT'de telgraf memuru olan babasının tayini İstanbul'a çıkıyor. Yeşilköy'de geçirilen iki yılın ardından Mucur'a dönüyorlar yine tayinle. Ercümend Özkan orada ilkokula başlıyor. Dönemin politik ortamını ve bunun sosyal hayata nasıl yansıdığını anlatırken Mukaddes Özkan, taşralı halkın yorgun ve şaşkın olduğunu vurguluyor ve Ankara'da bile Çankaya'nın dışının "taşra" kapsamına girdiğinin altını çiziyor. Henüz ilkokula giden Özkan ve arkadaşlarının, çeşmeye su almaya veya bağa bahçeye giden genç kız ve kadınlara sataşan jandarmayı tenhada kıstırarak başlarına çuval geçirip dövmek suretiyle itiraz bildirdikleri sert bir sosyal mühendislik dönemidir yaşanan. Gözü karadır Ercümend Özkan, sınıfa dalıp öğretmeni korkutan fareyi kuyruğundan yakalar bir an düşünmeksizin. Lisenin bir kısmını okuduğu Kayseri'de boks dersleri alırken bir yandan da Erciyes'te kayak yapar, folklor ekibine katılır. Anadolu erkeğinin fıtratını geleneğe teslim ettiği, Ercümend Özkan'ın ise yüreğinin sesini dinlediği tespitinde bulunuyor Mukaddes Özkan. Babasının felç geçiren annesi üzerine evlenme teşebbüsünü bir konuşmasıyla engellemiştir mesela. Bu evlilik ihtimalinin annesini, "o kadının" kendinden daha fazla sevileceğini hissettiği için çok üzdüğünü fark etmiştir. Mukaddes Hanım'ın eşiyle ilgili her konuyla ne kadar ilgili, onun sevdikleri konusunda ne ölçüde hassas olduğunu gösteren örneklerden biri de kan bağıyla ilgili olmadan "Nine" dedikleri Zalha Nine'yi Ankara Kalesi civarındaki tek odadan ibaret evinde ziyaretleri sırasındaki coşkulu anlatımı.

Ercümend Özkan'ın annesinin kaybıyla yaşadığı sarsıntı, Hukuk Fakültesine giriş, hastaneye düşecek kadar çekilen açlık, Millet Partisi'ne dâhil olma… Mucur'daki ilk halk kütüphanesi de Adnan Menderes'in Mucur'a geleceğini öğrenen bu girişken Anadolu gencinin Ankara'dan kasabasına giderek Başbakan'a kasabasının ihtiyaçlarını bildirme çabasıyla açılacaktı.

BERABER ÖĞRENMENİN COŞKUSU

Ercümend Özkan Ankara'da hukuk okuyor, Mukaddes Taner ise Ankara Dil ve Tarih- Coğrafya

Fakültesi (DTCF) Türkoloji Bölümünde öğrenci. 1960'da henüz 22 yaşındayken Basın Tetkik ve Haber Alma Merkezi'ni kuruyor Özkan. Birçok açıdan sevdiği ve kendisini besleyen bir alanı meslekleştiriyor. "O kadar parasızdı ki, dükkânda hem işini yapıyor hem de geceleri orada yatıp kalkıyordu," diye anlatıyor Mukaddes Özkan. Hurafeleri sorguluyor, Kur'ân ayetleriyle indirildiği halk arasında oluşan bir tür uçurumun sebeplerini irdeliyor. Bunun bir açıklaması Müslümanların tembelliğiyse, diğeri -Mukaddes Özkan'ın kendi kendine sürdürdüğü tartışmalara göre- sistemin İslâm ve Müslümanları her gün bir başka biçimde karikatürize etmesinin oluşturduğu bir zihinsel çarpılmaydı. Ercümend Özkan'la DTCF'nin okul kantininde sohbet edip çay içiyorlardı. O günlerde yardımcı ders olarak Tiyatro'yu almak ister ama annesi kabul etmez. Fakat DTCF'ye de giren çıkanın belli olmadığını öne sürer bir milletvekili. Basın işe el atar, öğrenciler yürüyüşler düzenler. İdare ise okula ancak kendi kimliğini taşıyanların girmesini mümkün kılan bir yasakla karşılar protestoları. Ercümend Özkan bu engeli aşmak için hukuk tahsilini bırakıp DTCF'nin Şark Dilleri ve Edebiyatlarının Arapça Bölümüne kaydını yaptırır. Anlaşan bir çift olmuşlardır, fakat Mukaddes'in ailesi ideal bir damat adayı gibi görmez kızlarının yere göğe koyamadığı bu genç adamı. Başka adaylar öne çıkarılınca da Mukaddes duyduğu öfke yüzünden bir akşam eve gitmez, gecikince de Ercümend Özkan'ın akraba pansiyonundan farksız kalabalık evinde geçirir geceyi. Neticede birkaç gün içinde evlenirler. Böylelikle büyük bir öğrenme coşkusu ve bildiğini paylaşma, bunun yanı sıra Kur'ân'da sık sık vurgulanan "Ey iman edenler, niçin düşünmüyorsunuz?" şeklindeki soruyu hatırlatma esasında ve aşkla kurulan, büyük zorluklarla sınanan ortak hayatın eşiğinden girerler. Yıl 1963. "Paramız olduğunda kiramızı, bakkala olan borcumuzu ödüyor, yaşayıp gidiyorduk." Ercümend Özkan'ın kız kardeşi ve dayısının oğlu da onlarla yaşamayı sürdürür taşındıkları evlerde. Mukaddes yemek yapıp gider fakülteye. Ailesiyle de barışırlar sonuçta. Ercümend Özkan kendine Raleigh marka bir bisiklet alır. Ne alırsa alsın kaliteli olmasına dikkat etmektedir.

Ercümend Özkan'ın bilgilerini paylaşmada koyduğu bir sınır yoktur. Alparslan Türkeş'e de gider, bir esnafa da. Ankara'nın merkezinde yaşıyor Özkanlar, üstelik ülke ve dünya gündemini sürekli fark etmeyi getiren bir işte çalışıyorlar. Mukaddes Özkan bu işin kıyısında değil merkezinde yer alıyor. Ziyaretlerini de birlikte gerçekleştiriyorlar, bu dönemin mütedeyyin çiftleri arasında pek rastlanan bir tutum değil. Bu anlamda asriliğe karşı ancak medeni bir çift örneği sergiliyorlar. Medeniler, çünkü mevcut kamusallığa uygun bir ilişki biçimi gerçekleştiriyor, bu kamusallığın sınırlarını ve yapısını sorguluyorlar. Mümin kadın ve erkeklerin birbirinin velisi olmasının anlamını da gerçek hayat üzerinden yorumlayacakları bir birikim, kültür ve kavrayışa sahipler. Siyasal çelişki ve zaafları da böylelikle hem kitaplardan öğreniyorlar hem çoklu karşılaşmaların alanından. Türk insanına yerleştirilen "Aman komünizm geliyor, bizi ondan ancak Amerika korur!" şeklindeki kandırmacayı[5] fark etmelerini sağlayacak bir sadakatleri var hakikat konusunda.

Elbette başlangıç kelimelerini birlikte geliştiriyorlar, bu nedenle de telafisi mümkün oluyor noksanlıkların. Ercümend Özkan eşinin varlığını birlikte sürdürdükleri yolculukta asla bastırmıyor. Mukaddes Özkan'ın bu ilişkide görece geri planda duruşu, bilinçli bir şekilde eksik tasarlanmış bir kamusal alanın meselesidir. 1960'lar zorlu yıllar. Neredeyse 1970'lere kadar tesettürlü olup da kamusal bir işte çalışmış bir kadın örneği yok. Hümeyra Ökten çalışma hayatını özel muayenehanesinde sürdürebildi[6], sonraki kuşaktan Gülsen Ataseven (1940) 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni birincilikle bitirdiği hâlde başörtüsü nedeniyle mezuniyet töreninde ödülünü alamadı. Başörtüsü yasağı Mukaddes Özkan'ın tahsil hayatını da etkilemiştir. Ercümend Özkan'la yapılan nehir söyleşide, Mukaddes Özkan'ın Ankara Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken başını örttüğü için üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığını öğreniyoruz. Özkan bu söyleşide 1965-67'de başını örterek fakülteye giden Mukaddes Özkan'ın, üniversite tahsilini başörtülü olarak sürdürmek isteyen ve bu nedenle de tahsil hayatına son vermek zorunda kalan ilk öğrenci olduğunu belirtir.[7]

Bir darbe oluşturduğu gedikle diğerini çağırıyor, bir kriz yüzeysel algılanmasına bağlı olarak diğerini getiriyor. Beri taraftan Talat Aydemir'in darbe girişiminin, kaçarcasına evlenerek ailesini küstüren Mukaddes'e bir iyiliği olur. Nezaket ve saygının korunması her zaman bir umudun olabileceği anlamına gelir. İhtilal sırasında o ailesinin yanındadır, yasaklı damat Ercümend Özkan karısını merak edip kapıyı çalar. Derken, Ercümend Özkan'ın namaza durması annenin kalbindeki buzları eritir.

HAKİKATE SADAKAT VE İKTİBAS DERGİSİ

Bu hatıratta alıntılanacak çok fazla olay ve tespit var. Hakikat arayışından söz ettim. Kendi hakikatlerine sadakati, Özkan çiftinin yalnızlaşması, sadık kaldıkları hakikatin saflaşması açısından kaçınılmazdı belki de… Pek çok mütedeyyin kişilik kamusal alan başarısı ve güveni açısından sağ ve muhafazakâr çatılara sığınırken onlar değer ve olguları apaçık bir şekilde kavrayıp anlatmaya çalışıyordu. Bunu yaparken Ercümend Özkan ne çok anlı sanlı kişiden "Bırak bu işleri," şeklinde "nasihat" aldı… Kaldı ki sorumluluk hissi sözde kalan bir insan olmadığı aşikardı. Öğretmenlik yaptığı Uşak'ın Karbasan köyünde içme suyu tesisatı, iki şerefeli minare yaptırmış, yüz bin menengiç ağacına Şam fıstığı aşılatmıştı. Halktan topladığı 600 küsur lirayla köyle kasaba arasına telefon hattı çektirmiş, telefon direklerini dikmek için halkı seferber etmişti. Başka şeyler de var: Sekiz kilometrelik karayolu, içme suyu künklerini demir borularla değiştirmek, sulama suyu kanalları açtırmak, eski yazı yeni yazı okuma kursları… Mukaddes ise Ankara'da, işlerini kardeşi ve Ercümend Özkan'ın Hizbuttahrir'den arkadaşıyla yürütmeyi sürdürür. İlk çocukları Ömer dünyaya gelir, askerlik biter ve Ercümend Özkan arandığında bulunmaz bir faaliyet içindedir. İslâmcı gelenekte çok rastlanan gece boyu süren ev toplantılarında davaya odaklanırken aile meselelerini, ihmalin örneklerini anlatır Mukaddes Özkan. Gerçi Ercümend Özkan hatalarında ısrar etmeyen, özür dileyen bir eş ve babadır. Derken, sivil polislerin ev baskınıyla yeni bir imtihan dönemi başlar aile için. Mukaddes Özkan 128. sayfada bu polislerden, "Dost değillerdi ama akıllı ve seviyeli kişilerdi. Onları tepemizde hissetmenin psikolojik baskısının dışında bir şey yaşamadık bu süre zarfında," diye söz ediyor. Gazetelerin manşetleri, gazetecilerin baskısı, etrafta belirginleşen sorgu sual ve uzaklaşma… "Kapıda, bacada siviller, selam sabah vermeye korkan ve vebalıdan kaçarcasına uzak duran eş dost akraba. Üstüne üstlük dava arkadaşı diye bildiklerimizin en yakınları ile yaşananlar, ara sıra adamakıllı bedbinleşme dönemleri yaşamama neden oluyordu," şeklinde hatırlıyor bir sonraki sayfada. Hapishane döneminde yaşadıkları yalnızlaşmayı ise şöyle dile getiriyor: "Bize selam veren borçlu çıkıyordu!"

Linyit sobalarının çekmediği, duman içinde bir koğuşta, "azılıların, müebbetlerin" arasında kalıyordu. Çamlıdere, ardından Mucur Cezaevine nakil, iki yıl süren bir tutukluluk ve yargı sürecinin ardından 1969'da Adana Cezaevi'ne nakil, derken İmroz Yarı Açık Cezaevi… 1970 Nisan'ında evine dönüyor Ercümend Özkan.

"Her Şeye Yeniden Başlamak" başlığı altında eşinin işleri toparlama sürecini anlatıyor Mukaddes Özkan. Merkezi İstanbul'da bulunan Interpress Basın Haber Ajansı'nı devralınca, bir ayakları İstanbul'da oluyor hep. Ajans'ın Kabataş Setüstü'ndeki merkezi olan geniş daireyi gidip geldikçe ev gibi kullanıyorlar. Kurulu çeşitli yapılar açısından düşündüğünü dile getirmekten geri durmayan bir yazar ve aktivisttir Özkan. Çok geçmeden İslâm'ı bütün yalınlığıyla, herhangi güncel geçerli bir sağ çatının altına sığınmadan anlattığı için "Marksist" ve "komünist" diye suçlamalara maruz kalıyor. O yoğun yaşantı içinde Hacca gitme şansına da sahip oluyor. Her şeye rağmen İktibas'ın 1981'de yayın hayatına başladığının altını çizmek gerekiyor. "Türkiye'de türünün ilkiydi İktibas," diye anlatıyor Mukaddes Özkan. "Tek başına dergi çıkarabilir mi bir insan, imkânsız gibi geliyor ama Ercümend bunu başarmıştı. Arada bir arkadaşlarının yardımı oluyordu." Mukaddes Hanım eşinin evde rahat çalışması için çocuklara, "Çıkın dışarı, babanızı rahatsız etmeyin," dediğinde, "Bırak hanım, dursunlar, sen de gitme," diye araya girdiğini aktarıyor.[8] Darbe ortamında çokları sözünü sakınırken Ercümend Özkan açık sözlü bir dergi çıkarmaya başlamıştır. Kolay olmaz tabii, dağıtımında engellerle karşılanır, Ercümend Bey MİT ajanlığıyla suçlanır… 1983'te İktibas çevresinden bir grup Isparta'da tutuklanır, ardından birkaç siyasi polis gelir Özkanların kapılarına. Derginin Isparta bayiliğini üstlenen yazar Mehmet Çoban ve dört arkadaşı da Ercümend Özkan'ın çoktan -sebeplerini izah ederek- ilişkisini kestiği Hizbuttahrir örgütü ile bağlantıları olduğu iddiasıyla Isparta Cezaevi'nde tutukludurlar. Ercümend Özkan da oraya gönderilir. 51 gün süren tutukluluk, mahkemeler; bir buçuk yıl sonra Mehmet Çoban'ın dergide yayımlanan "Yolumuzdaki Esaslar" başlıklı yazısı nedeniyle yeniden gözaltı… Mukaddes Özkan, o dönemde atılan iftiraların fiziksel işkencelerden daha çok acı verdiğini yazıyor.

Bir yandan çocuklar büyüyor, maddi sorunlar hiç bırakmıyor peşlerini… "Her zaman arkasında idim. Ne yazık ki hep yanında olamadım beraberliğimiz süresince. Bunun için şimdilerde çok üzgünüm," diye vurguluyor Mukaddes Özkan. Oysa Ercümend Özkan onun evde, beş çocukla ilgilenmesinin sağladığı iç rahatlığıyla faaliyetlerini sürdürebiliyordu.

Tecrübelerinden ders çıkarmayı bilerek özeleştiride bulunmaktan geri durmayan bir yazar ve dava adamıdır Ercümend Özkan. Görüşlerine katılırsınız katılmazsınız, konjonktür düşünürü olmuyor, güç ilişkilerine kapılıp fikirlerini değiştirmiyor. Bir öyle bir böyle demiyor hayatı, dinî ve olguları yorumlarken, İslâmî meseleleri de bulunduğu yere göre bir öyle bir böyle yorumlamıyor. Kafa karışıklığının korkulacak bir şey olmadığını, asıl kafası karışamayan sabit fikirli insanlardan korkmak gerektiğini dile getirirmiş. Mukaddes Özkan'ın ifadesiyle kabına sığmaz, öfkeli, ama öfkesine yenik düşmeyen, yeri geldiğinde kızından özür dileyen bir kişiliğe sahipti. Ses tonu sert olduğu için tepki gördü yer yer yorumları, oysa oturup sohbet edildiğinde belki bir yerde aynı noktada buluşabilirdi fikirler. Ailece sürdürülen bazı dostluk ilişkilerinin net ve apaçık söylemleri yüzünden zaman içinde beklenmedik şekilde kopması şüphesiz derin bir üzüntü kaynağı ve aynı zamanda olgunlaştırıcı bir ders.

Hatıralarım'ın içeriğinden hareketle değinilecek daha pek çok konu var Özkan çifti konusunda. Mukaddes Özkan 288 sayfalık kitaba kendi hayatını anlatarak başlıyor, 68. sayfadan ibaret ortak hayatlarını anlatsa da Ercümend Özkan onun bakışıyla bir ağırlık kazanıyor metinde. Fotoğraflarda -Şeriati çiftinde olduğu şekilde- ayrı ayrı durmuyorlar oysa. Özkanların özel veya kamusal alandaki karşılıklı konumlarını, Tevbe Suresi'nde geçtiği üzere "birbirinin velisi olma" esasına göre şekillendirdiklerini, bunun inşasını da didaktik değil doğaçlama bir şekilde fakat öğrendiklerini de asla yabana atmayarak yürüttüklerini fark ediyoruz. Ercümend Özkan eşinin kamusal faaliyetlerini geri plana atmak bir yana dursun hep desteklese de atak kişiliği ve açık sözlülüğü nedeniyle ailesinden uzak kalması, ailevi sorumlulukları ağırlıklı olarak Mukaddes Özkan'ın üstlenmesi gibi bir sonuç veriyor. Ercümend Özkan'ın, eşini çocuklarla yalnız bıraktığı için duyduğu borçluluk hissi yer yer yankılanıyor kitapta.

Hayatın onca ortaklaşa yaşandığı sevilen bir eşin kaybının nasıl büyük bir boşluğa yol açtığı tahmin edilebilir. Mukaddes Özkan daha sonra Ercümend Özkan'la paylaştığı mücadeleyi yapabildiğince sürdürmüş, yanı başındaymış gibi onunla söyleşerek yaşamaya devam etmiş bir bakıma. Mütedeyyin kesimlerde nadiren rastlanan bir olgu, bir kadının eşinin ardından hatırat yazması ve hele ki kendisini de katması metne. Kitabın gösterdiği gibi, Mukaddes Özkan eşinin yanındadır hep, müzakerelerle sürekli yeniden tanımlanan kabul ve retlerle birlikte.

↩ [1] Mukaddes Özkan, Hatıralarım, Anlam Yayınları, Ankara, 2021, s. 1

↩ [2] Mukaddes Özkan, age., s. 59.

↩ [3] Mukaddes Özkan, age., s. 63.

↩ [4] Mukaddes Özkan, age., s. 65.

↩ [5] Mukaddes Özkan, age., s. 109.

↩ [6] Ayşe Hümeyra Ökten, Dindar Bir Doktor Hanım, söyleşi: Nevin Meriç, Timaş Yayınları, İstanbul, 2011.

↩ [7] Abdullah Burak Bircan& Mehmed Kürşad Atalar, Ercümend Özkan ile İslâmî Hareket Üzerine Söyleşi, Anlam Yayıncılık, Ankara, 2017, s. 352

↩ [8] Mukaddes Özkan, age., s. 179.


Facebook'ta Paylaş Tweetle