Söyleşi

DÜŞÜNCENİN OKULLAŞMASI ÇALIŞTAYI (2018-ANKARA)

(CEVAPLAR)*

* Düşüncenin Okullaşması Çalıştayı (2018)’nda yapılan konuşmaların tam metni birkaç hafta önce sitemizde yayınlanmıştı. Şimdi de bu konuşmalarda dile getirilen görüş, eleştiri veya önerilere ilişkin kanaatlerimizi içeren metni yayınlıyoruz. Burada şöyle bir üslup benimsenmiştir: önce her bir konuşmanın ana tezi tek bir cümlede özetlenmeye çalışılmış, ardından da katılımcının bu tez bağlamında ortaya koyduğu görüş, öneri yahut eleştirilere cevap vermeye gayret edilmiştir. Önceki katılımcıların dillendirdiğine benzer eleştirilerde bulunan sonraki katılımcıların görüş ve eleştirilerine ise, tekrara düşmemek için cevap verilmemiştir. Cevaplara yönelik olarak gerek katılımcılardan gerekse okurlardan yeni eleştiriler gelirse, onlara dair de yeni bir tartışma başlatılabilir.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12

RUFİ TİRYAKİ:

"Düşüncenin varlığı için, düş kurmak gerekir. Bugünkü eksiğimiz budur."

KÜRŞAD ATALAR: "Düşünce" kavramıyla "düş" kelimesinin zihinde canlandırdığı anlam arasında bir ilişki kurulabilir ama "düş" terimi, çoğunlukla, kurgusal düşünceyi tazammun eden "hayal"in, düşünce ise, bir soruna çözüm arandığında ortaya çıkan zihinsel üretimin karşılığı olarak kullanılır. İnsan hayal kurabilir, fakat bu her zaman olumlu netice vermez. Bazı hayallerin altı boştur, bazıları ise halüsinasyon derecesinde uçuk kaçıktır. Rufi kardeşim, belli ki olumlu anlamda hayal kurmayı (imagination) kast ediyor. Bugün Batı’da özendirilen, gençlerden yapmaları istenen şey de budur. Postmodern dönemde, bir hayali, hedefi, inancı olmayan, artık makbul bir kişi olarak görülmüyor. Rufi kardeşim de, çoğunluğun olumsuz bir tablo çizdiği bir vasatta "bir çözüm vardır" diyen okullaşma projesini bu nedenle önemsediğini söylüyor ki, projede kast ettiği anlamda bir "düşün kurulduğu" doğrudur. Örneğin tezde "düşünce okullaştığında dünyayı değiştirme şansını yakalayabiliriz" deniliyor ki, bunu Rufi kardeşimizin kast ettiği manada "düş kurmak" olarak görmek mümkündür. Düşünce ise, sorunlara çözüm bulmakla ilgili bir üretim olduğu için, tarih boyunca her toplum tarafından en önemli zihinsel faaliyet olarak görülmüştür. Çünkü sonucu genellikle başarı ve medeniyet olarak tezahür eder. Okullaşma tezinde de çağdaş dönemde karşılaşılan bir soruna cevap aranmaktadır. Bu arayışın nasıl nitelendirileceği elbette tartışılabilir. Bana göre, tez bağlamında ortaya atılan görüşlere "düşünce" demek daha doğru, ama Rufi kardeşimizin kast ettiği manada bunları "düş kurmak" olarak nitelendirmek de mümkündür.

Fakat bu noktada Rufi kardeşim tezle ilgili bir sorundan bahsediyor ve diyor ki: "Düşüncenin okullaşması tezi, düşüncenin hem yokluğunu dile getiriyor, hem de varlığından hareketle bir tez ortaya koymaya çalışıyor. Burada bir çelişki var gibi görünüyor." Eğer düşüncenin okullaşması tezinde "düşüncenin yokluğu"ndan bahsedilmiş olsaydı, iddia haklı olurdu. Oysa ben hiçbir yerde bu anlama gelebilecek bir cümle sarf ettiğimi hatırlamıyorum. Bana göre Çağdaş Müslüman Düşünce vardır ama eksiktir. Yani "yetkin" değildir. Yetkin olmamak, düşüncenin var olmadığı anlamına gelmez; bilakis var olduğu ama zaaf taşıdığı anlamına gelir. Zaaf giderilirse, düşünce kemale erer. Hatta (daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi), başlangıç döneminde üretilen düşüncenin kıymet derecesi, gelişme veya okullaşma döneminde üretilen düşüncenin derecesinden daha yüksek de olabilir. Zira "ilk" olmak her zaman daha zordur. Görece daha olumsuz şartlarda "yeni" bir şeyler söyleyebilmek için birçok riski göze almak gerekir ki, bunun kıymet derecesinin daha yüksek olacağına kuşku yoktur. Fakat bu böyle diye "yetkinlik" arayışından da vazgeçilemez. Çünkü sorunlarımızı ancak "yetkin düşünce" layıkıyla çözebilir. Ayrıca bu olmadan, dünyayı değiştirme hedefine ulaşmak da zaten mümkün değildir.

Rufi kardeşimin: "donuklaşmaya ve bölünmeye sebep olabilecekleri için düşünce ekollerini İslam ile denetlemek gerekir" mealindeki görüşü için ise şunları söyleyebilirim: zannımca, düşünce ekolleri bir ihtiyacı gidermek için ortaya çıkarlar ve ortaya çıktıkları dönemde işlevlerini de yerine getirirler. Sorun olmaya başlamaları zaman içerisinde olur. Bu, onların suçu değildir. Suçlu, üzerlerine düşen görevi yerine getirmeyen sonraki nesillerdir. Eleştiri görevi ihmal edildiğinde düşünce ekolünün yapabileceği fazla bir şey kalmaz. Ayrıca altyapı şartları değiştiğinde de düşünce ekollerinin yapabileceği fazla bir şey yoktur. Çünkü sorunun mahiyeti değiştiği için, düşünce ekolünün işlevi de artık kalmamıştır. Yeni sorunun çözümü için içtihat mekanizması çalışacak ve otorite olmuş alim veya alimler bir arayış içerisinde olacaklardır. Alimler görevini layıkıyla yerine getirirse, bu kez yeni soruna çözüm bulmak için ortaya atılan düşünce okullaşacak ve eskisinin yerini alacaktır. Bu süreç de böyle sürüp gidecektir.

Rufi kardeşim: "moderniteyi fikren mağlup etmeliyiz" şeklinde dile getirdiğim görüşe "muğlak" olduğu yönünde bir eleştiri getiriyor ve şu soruyu soruyor: "projede fikren galibiyetin ölçüsü belli değil. Bununla kast edilen amel değişikliği oluşturmak mıdır?" Öncelikle ifade edeyim ki, bu konu, tez bağlamında tartışılması gereken önemli başlıklardan biridir ve üzerinde durmayı hak etmektedir. Bu bağlamda şu sorular sorulabilir: okullaşmanın kriteri, muhtemel bir Batı-Doğu savaşında Batılı ülkelerin mağlup olması ve ardından da fiziksel olarak fethedilmeleri midir, yoksa fikri mücadelede galibin hayali bir hakem tarafından ilan edilmesi midir? Yani Batı Düşüncesi’ni mağlup ettiğimiz nasıl anlayacağız? Ya Batılılar, Hz. Nuh’un veya Hz. İbrahim’in kavmi gibi, gerçek gün gibi ortaya çıktığı halde, inat edip inkar etmeyi sürdürürlerse? Bu durumda kanıtımız ne olacaktır? Bendeniz bu türden sorulara şu şekilde cevap verilebileceğini düşünüyorum: Galileo, dünyanın döndüğü bilgisine ulaşmıştır ama görüşünden vazgeçmezse Kilise onu ölümle tehdit etmektedir. Galileo için dünyanın dönüyor oluşu bir "hakikat"tir fakat Kilise’nin tehdidi de ciddidir. Mahkeme önünde görüşünü açıkça söyleyemeyen Galileo’nun çıkışta mırıldanarak söylediği şu sözlerde kanımca sorumuzun yönelik bir cevap bulunmaktadır: "siz ne derseniz deyin, yine de dünya dönüyor." Yani bu türden mahkemeler, karşıt görüşü sustursalar bile, gerçeği değiştiremezler. Kanımca Kur’an’daki: "Hakk gelince zail olur" ayetini de bu şekilde anlamamız gerekiyor. (Halk arasında yaygın olarak kullanılan: "güneş balçıkla sıvanmaz" sözünde de aynı mana mündemiçtir). Bendeniz bu soruya ilişkin olarak sıklıkla Gazali örnekliği üzerinden cevap vermeyi daha açıklayıcı buluyorum: Gazali’nin Yunan Düşüncesi’ne karşı verdiği fikri mücadelede başarılı olup olmadığını kim takdir edecektir? Belki Gazali haklıdır, belki onu kıyasıya eleştiren İbni Rüşd haklıdır? Bunun kararını kim verecektir? Düşünce tarihiyle ilgilenen önemli sayıda ismin Gazali hakkında şöyle bir olumsuz yargısı vardır: "Gazali Müslüman Dünyası’nda felsefeyi bitiren adamdır." Bendeniz bu tespiti tersinden okuyorum ve ortaya çıkan tabloyu Gazali’nin felsefeye "etkili bir cevap verdiğinin kanıtı" olarak yorumluyorum. Eğer öyle olmasaydı, felsefe akımının Müslüman Dünyası’nda varlığını güçlü bir şekilde sürdürmesi gerekirdi. Ama öyle olmamıştır. Bu zevalin asli sebebinin siyasi karmaşa, medeniyetsel çöküş vs olduğuna dair de iddialar vardır. Fakat bendeniz bunları değil, Gazali’nin filozofiye etkili cevap vermiş olduğu yönündeki izahın daha açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Aynı soruyu çağdaş dönemde Marksizm’in iflas edip etmediği tartışmasında da sorabiliriz. Bazı sosyalistlere göre Marksizm hala geçerliliğini korumaktadır, ama yaşanan gelişmeler de insanlığın bu ideolojiye artık itibar etmediğini göstermektedir. Acaba neden? SSCB dağıldığı için mi Marksizm cazibesini yitirmiştir, yoksa Marksizmin düşünsel zaaflar taşıdığı kanıtlandığı için mi halihazırdaki tablo ortaya çıkmıştır? Bence ikinci ihtimal daha güçlüdür. Aynı şeyi modernitenin mağlup edilmesi bahsinde de söyleyebiliriz. Modernite, esasta, zaafları Müslümanlar tarafından ispatlı bir şekilde gösterildiği için fikren mağlup olmuş olacaktır. Mesele, bunu yetkin bir şekilde yapmaktadır. Zannımca bu görev, şimdiye kadar layıkıyla yerine getirilemediği için halihazırda Batıl hakimiyetini sürdürmektedir. Yani Hakk fiilen gelmemiş olduğu için, Batıl zail olmamaktadır. Kısacası, suçlu Hakk’ın kendisi değil, Hakk’ı temsil ettiğini söyleyen Müslümanlardır.

Çalıştay bağlamında yeni bir dilin üretilmesi ihtiyacını dile getiren katılımcılar arasında Rufi kardeşim de bulunuyor ki, bu sevindirici bir durumdur. Rufi kardeşim diyor ki: "çağdaş dönemde bir direniş dili inşa etmek mümkündür." Bu tabiri kendisinden başka sadece Hasan Hanefi’nin dile getirdiğini söyleyen Rufi kardeşim, bununla, tam olarak neyi kast ettiğini açıklamasa da, konuşmasının içeriğinden Batı’yla hesaplaşmayı göze almış bir dilin kullanımını tavsiye ettiği sonucu çıkarılabilir. Nitekim zannım odur ki, düşüncenin okullaşması tezini önemsemesinin sebebi de yine burada da benzeri bir dilin kullanılmasıdır. Gelecek İçin Manifesto kitabında da ifade ettiğim gibi, Batı’ya yönelik asıl tehdit kesinlikle El Kaide veya Taliban gibi örgütlerden gelmemektedir. Çünkü onlar militanizmi çare olarak sunuyorlar ki, bununla Batı’ya galebe çalınamayacağı çok açıktır. Batı’ya yönelik asıl tehdit düşüncenin okullaşması gibi tezlerden gelmektedir. Çünkü yeni dönem oryantalistlerden William Shepard’ın da ifade ettiği gibi Müslüman gruplar içerisinde Batı’ya yönelik asıl tehdit "takım elbise giyip kravat takan, ama aynı zamanda moderniteyi de İslam’ı da iyi bilen yeni entelektüeller"den gelmektedir. Okullaşma tezinde, Batı’nın fikren mağlup edilmesi iddiası vardır. Fikren mağlup olan esasen cismen de varlığını sürdüremez. Söylemi ve dili eklektik olan bir düşüncenin ise zaten fikri müsabakada yer alması imkansızdır.

Son olarak, Rufi kardeşimin: "proje Kur’an’dan onay aldığını iddia ediyor ama tarihte ortaya çıkan her mezhebin benzeri bir tezi dillendirdiğini de gözden ırak tutmamak lazım" mealindeki sözlerine dair de birkaç değinide bulunmak isterim. Bizler, Müslümanlar olarak, tabii ki sözlerimize ve eylemlerimize öncelikle Kur’an’dan meşruiyet arayacağız. Müslümanlık iddiasında bulunan kişinin başka bir tavrı göstermesi zaten mümkün değildir. Fakat bu, iddianın hakikati temsil ettiği anlamına mı gelir? Elbette ki hayır. Her iddia gibi, bu iddia da sorgulanır. Peki, bu sorgulamayı nasıl yapacağız? İşte burada yine "ilim" kavramına müracaat etmemiz gerekiyor. Bir toplumda ilmin düzeyi düşükse, bu alanda yapılabilecek fazla bir şey yoktur. Birçok asılsız iddia, "düşünce meydanı"nda kendine yer bulabilir ve kendisini hakikatin temsilcisi olarak lanse edip kabul de görebilir! Özetle, gerçek alimin olmadığı yerde "keçiye gayet rahatlıkla Abdurrahman Çelebi denilebilir." Fakat "eleştirel kitle"nin kaliteli olduğu bir toplumda da doğru ile yanlışı ayırt etmek o denli kolaylaşır. Çünkü bu tür toplumlarda düşünme ameliyesi kaliteli bir biçimde yürütülür. Sürecin sonunda da "sorun çözücü" yani "otorite olmuş alimler" ortaya çıkar. Bu aşamada, hangi düşüncenin Kur’an’an onay alabileceği, hangi düşüncenin de alamayacağı kolaylıkla (delilleriyle birlikte) gösterilir. Çünkü bir kez kansere tedavi bulundu mu, artık onu insanlıktan gizlemek mümkün değildir. Kanser hala tedavi edilemiyorsa, bunun sebebi kanser ilacının bulunamamış olmasıdır. Formül bulunduğunda ilaç kolaylıkla yapılacaktır.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12

©2023 - Düşüncenin Okullaşması. Tüm Hakları Saklıdır.